Osmanlı İmparatorluğu’nda Paranın Tarihi

(Genel Özet)

AKDENİZ HAVZASINDA TİCARET, PARA VE DEVLETLER
İktisatçılara göre, gerçek ya da tam para, ödeme aracı, hesap birimi ve servet saklama aracı işlevlerinin tümünü yerine getirmelidir. Oysa, tarihsel gelime çizgisi incelendiğinde, pek çok paranın sadece bir kısmını yerine getirdiğini görüyoruz.

Tarihsel olarak bakıldığında, paranın, pazarlar ve mübadele olmadan da ortaya çıkabileceği anlaşılıyor. Örneğin Kartaca’ da ve Pers İmparatorluğu’nda sikkelerin yalnızca askeri ödeme için kullanılmaktaydı. Trampa örneğinde de olduğu gibi, pek çok mal para işlevini görmüştür, ama en sonunda altın ve gümüş gibi değerli madenler hem hesap birimi hem de ödeme aracı olarak kullanılmaya başlandığında, işlem maliyetleri düştü ve ticaret genişledi.

Büyük miktarlarda değerli maden kaynaklarına sahip olan pek çok toplumun, ticaret gelişene kadar bu değerli madenleri işletmediklerini biliyoruz. Mübadele ve ticaretin gelişmesiyle birlikte, bu değerli madenler işlenip, üzerlerine damgalar vurularak para olarak kullanılmıştır.

Sikke biçimindeki paralar ilk kez MÖ. 7. yüzyılda Batı Anadolu’da, antikçağın ticaret yolları üzerinde kurulan Lidya’da ortaya çıkmıştır. Devletler, sikke basarak ve vergi ödemelerinin sikkelerle yapılmasını talep ederek, hem kendilerine yapılan ödemelerde kullanılacak para birimini, hem de piyasalarda kullanılacak paranın standartlarını belirlemiş oluyorlardı.

Büyük İskender’in fetihleri sayesinde, sikke kullanımı MÖ. 4. yüzyılda Mısır, Pers İmparatorluğu ve Kuzey Hindistan’a ulaştı. Ancak, para ve para düzenlerinin Akdeniz havzasındaki binlerce yıllık gelişme sürecinde belki de en önemli aşama, Roma İmparatorluğu döneminde gerçekleşmiştir. Roma barışı Akdeniz havzası ve ötesindeki alanların siyasi ve iktisadi olarak bütünleşmesini, bu geniş topraklar üzerinde altın, gümüş ve bakır sikkelerden oluşan bir para düzeninin kurulmasını sağladı. Piyasaların genişlemesi, ekonominin ticarileşmesi ve artan para kullanımıyla birlikte, bu düzen güçlendi.

› DEVAM

Tags: , , , ,

Pazar, Ocak 18th, 2009 Güncel Yorum yapılmamış

Paranın Miktar Teorisi

Milton FRIEDMAN

İnsanlar ekonomik konular üzerinde sistematik olarak yazmaya başladıkları tarihten beri fiyatlar genel seviyesinde süregelen değişmelere ayrı bir özen ve dikkat gösterdiler. Bu konuda iki alternatif açıklama (tez) ileri sürülmüş bulunmaktadır. Bunlardan ilki, fiyatlardaki değişmeleri para miktarına bağlamaktadır. Diğer tez ise, fiyatlardaki değişmeleri savaşlara, veya aşırı kar amacı güdenlere, veya ücretlerdeki yükselemelere, veya diğer özel bazı durumlara atfettiler ve para miktarında aynı zamanda izlenen değişmeyi de bu durumların ortaya çıkardığı ortak bir sonuç olarak değerlendirdiler.

Paranın miktar teorisi geniş çizgilerle fakat tam olarak onsekizinci yüzyılda geliştirilmiş bulunmaktadır. Çağdaş iktisatçı şimdi de David Hume’ın “Of Money” (1952)) adlı eserini coşku içerisinde okuyup yararlanmakta ve bu yapıtta küçük bir hata dahi bulunmamaktadır. Miktar teorisinin az çok tatmin edici matematiksel bir formülasyonu onsekizinci yüzyıla dek geriye gider (bakınız Marget, 1938′de belirtilen referanslar). Gerçekten, saygın astronom Simon Newcomb’ca 1886′da önerilen matematiksel formülasyon bazı semboller dışnda tümüyle modern niteliktedir. Knut Wicksell ise 1898′deçok üst düzeyde ele alınmış bir çalışma yayınladı; fakat Almanca yazılmış olması nedeniyle gerektiğinden daha çok az ilgi gördü. Miktar teorisinin onsekizinci yüzyıl sonundan günümüze dek en fazla etki sağlayan iki formülasyonu (yayınlanma tarihleri daha sonra olmalarına rağmen) şunlardır: Irwing Fisher’in muamele (işlem) versiyonu (1911) ve Alfred Marshall (1923) kit-ankesler versiyonu. Bazı giriş yorumlarından sonra, bu yazımız her iki formülasyonun yorumunu yaparak, Keynes’in Miktar Teorisi üzerien saldırısını, miktar teorisinin Keynes sonrası yeniden formülasyonunu, miktar teorisi ile ilgili ampirik bulguları, ve son olarak da miktar terosiinin ekonomi politikasına ilişkin implikasyonlarını inceler.

› DEVAM

Tags: , , , ,

Pazar, Ocak 18th, 2009 Güncel Yorum yapılmamış

Klasik, Neoklasik ve Marksist İktisatta Değer Teorisinin Rolü

-Meghnad Desai, Marksist İktisat Teorisi (çev. Nail Satlıgan-

Önemli iktisadi düşünce okullarının hepsinin yüreğinde bir değer teorisi vardır. Değer kavramının kendisi felsefi nitelikte olmakla birlikte mantıken yeterli bir değer teorisi, sadece teorik sorunlarla uğraşma bakımından değil, aynı zamanda pratik ve işlemsel soruların cevaplandırılması açısından da can alıcı öneme sahiptir. İlkin, değer teorisinin, bir yanda Marksist, öbür yanda Neoklasik ve Klasik iktisatta oynadığı roldeki ayrılıkları anlamaya çalışalım. Klasik iktisattan anladığımız Adam Smith, David Ricardo ve John Stuart Mill geleneğidir. Neoklasik iktisat günümüzde egemen olan ve 1870′lerde William Stanley Jevons, Carl Menger ve Leon Walras’ın öncülük ettikleri gelenektir.

› DEVAM

Tags: , , , , , ,

Perşembe, Aralık 18th, 2008 Genel Yorum yapılmamış

Türkiye’de Yüksek Faiz Oranlarına İlişkin

Gelişmekte olan ülkelerde finansal piyasaların sığlığı sebebiyle kamu borçlanma gereği ile faiz oranları arasında güçlü ve pozitif bir ilişki olduğu tahmin edilmektedir. Denebilir ki, Türkiye’de reel faizleri en fazla etkileyen faktörlerden biri hazinenin net iç borçlanmasıdır. Türkiye’de, borç stokunun yapısı incelendiğinde, vadesinin kısa; değişken faizli, döviz cinsi/ dövize-endeksli senetlerin stok içerisindeki payının ise yüksek olduğu görülmektedir. Ayrıca bu yapı, faiz oranı ve döviz kuru oynaklıklarına karşı borç servisi/ borç stokunu riskli hale getirmektedir.

Finansal serbestleşme sonucunda artan uluslararası sermaye hareketlerinin gelişmekte olan ülkelerin ulusal tasarruf açıklarını kapatma, ödemeler dengesine  katkıda bulunma ve yurtiçinde kaynak dağılımını olumlu etkileme gibi yararlarından söz edilmektedir. Birçok gelişmekte olan ülkenin ulusal mali  piyasalarında yapmış oldukları düzenlemelerle ülkeye yabancı sermayeyi çekebilmek ve ulusal tasarruf açıklarım kapatmaya çalıştıkları görülmektedir. Nitekim Türkiye 1990′ların başından itibaren yüksek faiz - düşük kur politikalarıyla sermaye akımlarını teşvik ederek, kamu kesimi açıklarını finanse etmeye çalışmıştır. Özellikle 2000 yılından sonra bu uygulamanın daha da rağbet gördüğü aşikardır. 1 Ocak 2000′de yürürlüğe giren “Döviz Kuruna Dayalı Enflasyonu Düşürme Programı” adı verilen programda kur çıpası , enflasyonu düşürmenin bir aracı olarak kullanılmış, kur çıpası uygulaması kurlardaki artışı sınırlayacağından, faiz oranları yukarı doğru seyredip, faiz-kur makası açıldıkça  kısa vadeli sermaye girişlerini teşvik edeceği düşünülmüştür. Ancak yüksek enflasyon ve bütçe açığının hüküm sürdüğü ekonomilerde, sermayenin dışarıdan gelebilmesi için faiz oranının en az dış reel faiz + risk primi ve devalüasyon beklentisini aşan bir düzeyde olması gerekir. Bu durumda, yüksek reel faizler ve ulusal paranın aşırı değerlenmesi sonucunda dış ticaret dengesi bozulmakta, bu koşullarda uygulanacak faiz ve kur politikaları sermaye hareketlerine tabi hale gelmektedir.

Bu bağlamda Türkiye’de faiz hadlerini belirleyen en önemli unsurlar arasında,

1-Kamu kesiminin borçlanma ihtiyacı (hazinenin reel borçlanma faizi),
2- Bankalararası piyasada reel gecelik borçlanma faizi, 3-Uluslararası sermaye akımları üzerinde belirleyici olan ve faiz-kur makasında da yer alan risk primi ve devalüasyon beklentisi sayılabilir.

Tags:

Perşembe, Aralık 18th, 2008 Güncel Yorum yapılmamış

Keynes ve “Klasikler”

“Mr. Keynes and the “Classics”; A Suggested İnterpretation”, Econometrica, Vol.5, April 1937, s.147-159

I.

Keynes’in The General Theory of Employment, Interest and Money adlı yapıtının eğlendirici değerinin eserin satifikl yönü ile artırıldığı çok az iyiliksever bir okuyucu tarafından da kabul edilecektir. Bir çok okuyucu Keynes’in argümanları ile ikna edilmiş ve kendilerinin geçmişte “klasik iktisatçı” olduklarını belirtmiş olmsalar bile, Keynes’in kendilerinin inandıklarını söylediği şeylere geri gelmeyen günlerinde inanmış olduklarını anımsamakta güçlük çekeceklerdir. Elbette, tarihsel kuşkularının kendilerini pozitif teoriden mümkün olduğu kadar aydınlanma olanağından yoksun bırakan bir engel olduğunu gören diğerleri de vardır.

› DEVAM

Tags: , , , ,

Cumartesi, Kasım 8th, 2008 Genel Yorum yapılmamış

Walras

Daha önceki bütün iktisatçılardan farklı olarak Walras, farklı piyasalar arasındaki çoklu ilişkilerin inceleneceği genel kavramsal ve kuramsal bir yapı sundu. Ondan önce hiçbir kuramcı genel bir iktisadi denge kurma çabasında bulunmamıştı. Walras’ın kuramında bütün fiyatlar bütün tüketici toplam faydası ve bütün piyasalar arasındaki karşılıklı ilişkilerle eşzamanlı olarak belirlenmiş olacaktı. Bütün piyasaların etkileşimiyle bütün fiyatların eşzamanlı olarak nasıl belirlenebileceğini gösterebileceği, genel bir kurumsal çatı formülleştirmeyi denedi ve temel olarak içindeki bağımsız denklemlerin sayısının bilinmeyenlerin sayısını çözmeye yettiği kurumsal bir sistemin oluşturulabileceğini söylemekle ilgilendi. Walras’ın denklemlerinde fiyatlar ve mübadele edilen miktarlar bağımlı değişkenleri, ve sosyoekonomik çevre de bağımsız değişkenleri oluşturacaktı. Bu kuramın kurumsal ortamı toprak sahiplerinin, işçilerin ve kapitalistlerin olduğu rekabetçi kapitalizmdi. Bu üç sınıf iktisadi açıdan iki şekilde iş gördü: verimli hizmetlerin sahipleri olarak bu hizmetleri piyasaya verdiler ve ve tüketiciler olarak piyasadan tüketici mallarını talep ettiler. Walras için sosyoekonomik bağlam içerisindeki en önemli unsur, halkın özel istekleri, ya da marjinal fayda cetvelleriydi. Bu nedenle de kuramlarında üç önemli kurumsal unsur vardı;
› DEVAM

Tags:

Çarşamba, Kasım 5th, 2008 Genel Yorum yapılmamış

Klasik İktisadın Niteliği

İktisadi araştırmanın hala kaotik durumuna düzen getiren Smith ve Ricardo’nun büyük başarıları oldu. Bu düzene klasik sistem adı verildi. Eğer Ulusların Zenginliği’nde yahut Ricardo’nun İlkeler’inde ihtiva edilen iktisadi tahlilin ayırt edici özelliklerini özetleyecek olsaydık bu tahlilin modern toplumun iktisadi mekanizmasına olan nüfuzunu ön sıraya koymamız gerekirdi. Tahlil büyük bir kuvvetle kapitalist sistemin işleyişinin dayandığı ilkeleri, onu ortaya çıkaran tarihi gelişme ile beraber, açığa çıkarmaktadır. Ricardo buna sistemin gelecekteki gelişme yönünü bulma girişimini ekledi. Tahlilin ikinci farklılık iddiası şudur; tarih dahil olmak üzere toplumsal olguların keşfedilebilecek kanunları vardır ve bunu ilk defa klasik iktisadi tahlil kavramıştır. Fizyokratların attığı temel üzerinde çalışarak, iktisadi sürecin tam bir resmini vermeye giriştiler – soyut olmasına soyut, ama gene de gerçekliğin özüne sahip.

Erken onsekizinci yüzyıl iktisatçılarının İngiltere’de ve Fizyokratların Fransa’daki hazırlık çalışmalarını aklımızda tutmak şartıyla, klasik sistemin başlangıç noktasını Adam Smith’in eseriyle çakıştırabiliriz.
James Mill’in 1821′de yayımlanan Siyasi İktisatın Unsurları, Ricardocu okula duyulan sorgusuz-sualsiz imanın son ifadesidir. Fakat bu eser bile şimdiden sistemin mukadder çözülüşüne işaret etmektedir. İngiltere’de, klasik siyasi iktisatın etkisi kendisini beklenmedik bir alanda hissettirir: çocukluk çağındaki işçi sınıfı hareketi ve bir tepki olarak, güçlü bir savunmacı akım kendini iktisadi Ortodoksluğun büyümesinde hissettirir.

Adam Smith

Eğilimin özü kurmaca olana karşı doğal olana güvenmekti. İnsanoğlu tarafından yapay olarak yaratılan herhangi bir düzenden daha üstün içkin bir doğal düzenin varlığına olan imana delalet etmektedir bu eğilim. İddiası şudur: Akla uygun toplumsal örgütlenmenin yapması gereken şey, mümkün olduğu kadar doğal düzenin buyruklarıyla uyum içinde hareket etmektir.

Smith’in Siyası felsefesi

Felsefi unsurlar Smith’in tahlilinin yüzeyinde bulunmazlar. Eser her biri sırasıyla; üretim, bölüşüm ve mübadele, sermaye, değişik zamanlarda değişik milletlerce takip edilen iktisat politikaları, daha önceki siyasi iktisat sistemleri ve nihayet kamu finansmanı ile ilgili beş kitaba ayrılmıştır.
Smith’e göre beşeri davranış doğal olarak altı güdü tarafından tahrik edilmektedir: Kendine duyulan sevgi, başkalarının duygularına katılma (sempati), özgür olma arzusu, mülk sahibi olma duygusu, çalışma alışkanlığı ve bir şeyi diğeriyle trampa, takas ve mübadele etme eğilimi. Bu davranış ilkeleri verildikten sonra her insan doğallıkla kendi öz çıkarının en iyi yargıcıydı ve dolayısıyla onu kendi yol ve yorda¬mıyla takip etmede serbest bırakılmalıydı. Kendi başına bırakıldığında sadece kendisi için en faydalı olanı elde etmekle kalmaz aynı zamanda kamu faydasını da ileri götürür. Her birey kendi faydasını takip ederken görünmeyen bir el tarafından kendi niyetinin parçası olmayan bir amacı teşvik etmeye götürülür. Doğal düzene duyulan bu imanın sonuçları basittir. Hükümetler, az hükümet ettikleri zaman daha etkili olabilirler. Hükümetler savunma, adalet ve bireylerin altından kalkamayacakları yol, köprü, kanal, liman gibi kamu işleri dışındaki işleri bu alanlarda daha etkin olan görünmeyen ele bırakmalıdırlar.
İşbölümü yoluyla insan, emeğinin verimliliğini arttırır, ama aynı zamanda diğer insanlardan bağımsız olma durumu sona erer. İki bireysel çıkarın eşanlı tatminini mübadele mümkün kılar.
Bir ticareti teşvik etmek yahut başka birinin gelişmesini engellemek için tasarlanan bütün yurtiçi tedbirler akılsızlıktır.

Hükümetler hiçbir özel iktisadi ayrıcalığın tesisini kabul etmemeliydiler; insanların birleşik eylem sayesinde elde edebilecekleri bütün tekelci durumlar devletin pozitif eylemiyle ortadan kaldırılmalıydı. Serbest rekabetin korunması iktisadi politikanın temel göreviydi.

Smith’in çabalarının sonuçları şayanı hayret derecede hızlı ve tam oldu. Milletlerin Zenginliği’nin hem işadamları hem de politikacılar üzerindeki etkisi çok büyük oldu. Her ne kadar liberalizm peygamberi akıcı ve ikna edici terimlerle konuşuyorduysa da, mesajını almaya hazır bir dinleyici kitlesine hitap ediyor olmasaydı, başarısı o kadar büyük olmayacaktı. Onların sesiyle konuşuyordu, piyasa üzerindeki, emek arzı üzerindeki bütün sınırlamaları silip süpürme endişesini taşıyan sanayicilerin sesiyle. Çoğunlukla Adam Smith’in bir tek sınıfın çıkarlarını temsil ettiği söylenir. Hiç şüphesiz bu sadece tarihi olarak değil, öznel olarak bile doğrudur. Söyleyişindeki olağan nezakete rağmen, toplumun üretken olmayan üyelerine karşı çok ağır hakaretlerde bulunuyordu. Belirli özel bir çıkan savunmasındaki başarısı, o çıkarın kamu yararının savunulmasıyla özdeşleştiği gerçeğine dayanıyordu.

Smith tarafından incelikle işlenen tam iktisadi liberalizm öğretisinin diğer ülkelerde İngiltere’de görülen hızla kök salmadığını söylemenin geçerli sebepleri vardır. Sanayi Devriminin arifesindeki İngiltere’nin kendine özgü şartları diğer ülkelerde tam olarak tekrarlanmadı. Smith yazdığı zaman İngiltere dünyadaki en ileri kapitalist ülkeydi. Büyük bir birikmiş sermaye ile dünyanın geriye kalan kısmı üzerinde sanayi liderliğini kazanmaya ve bunu pekiştirmeye hazırlanıyordu.

Devlet, bir bütün olarak toplumun çıkarlarının gerektirdiği belirli, çok sınırlı amaçlar için tasarlanmış bir makine parçasıydı ve topluluğun bir kesiminin eline geçmesine izin verilmemeliydi. Bir kez mülkiyet artış gösterince, onu muhafaza için hükümet zorunlu oldu. Mülkiyetin güvenliği için kurulduğu kadarıyla sivil hükümet, gerçekte zenginlerin yoksullara veya biraz mülk sahibi olanların hiç mülk sahibi olmayanlara karşı savunulması için tesis edilmiştir. Smith aynı zamanda mülkiyetin otorite ve itaatin başlıca sebebi olduğuna inanıyordu. Ama gene de özel mülkiyetin varlığından yahut onun bölüşümündeki büyük eşitsizliklerden dolayı doğal uyumun bozulacağından korkmuyordu. Zengin ve medeni, ve devlet eyleminin onun önerdiği sınırlar içinde tutulduğu bir toplumda büyük servetlerin baskı ve sömürü yaratması gerekmezdi.

İktisadi Düşünce ve Toplumsal Gelişme: Yöntem Sorunu

İktisadi düşünce tarihini ele almanın son tahlilde iki yolu vardır: Biri, onu hatadan hakikate veya en azından bulanık ve kısmi görüşten açık ve kapsayıcı kavrayışa doğru sürekli bir ilerleme olarak telakki etmek; diğeri ise geçmişte ileri sürülen her teoriyi o çağdaki şartların sadık bir ifadesi olarak yorumlamak ve böylece onu tarihsel nedensellik ve manası içinde anlamaktır. Modern iktisatçıların büyük çoğunluğu tereddütsüz birinci seçeneği kabule eğilimlidirler. Kendi iktisadi hayat kuramlarının tarihsel evrimin geçmişteki, bugünkü ve gelecekteki her aşamasına doğrudan uygulanabilen bir zaman üstü hakikatler bütününden oluştuğuna inanmaktadırlar.

Geçmiş ve şimdiki zamanın hata ve hakikat biçimindeki bu net ayırımını ancak modern iktisatın temeli olan marjinal fayda ilkesinin keşfinin çok önemli bir zihni sıçramayı, bilimin önyargı üzerindeki nihai zaferini temsil ettiğini kanıtlamanın mümkün olması durumunda kabul edebiliriz.
Ne var ki, daha yakın bir inceleme marjinal fayda ilkesinin keşfinin soyutlanmış bir devrimci olay olduğu yanılsamasını bertaraf etmekte ve onun hakikatte bütün entellektüel gelişmeleri yöneten yasalara tabi evrimci bir süreç olduğunu göstermektedir. Klasik öğretiden neo-klasik öğretiye geçiş tedrici olmuştur ve bütün bilim ve sanatlarda izlenebilen çok daha geniş bir düşünce hareketine tekabül etmektedir. Tedrici olmuştur; zira ta 1830’dan beri klasik iktisatçıların nesnel, yani toplumsal, kategorilerini öznel, yani bireyci, yorumlara tabi tutan sürekli bir çaba gözlenmektedir.

Birbirinden bağımsız dört düşünürün aynı zaman diliminde bireysel psyche’yi iktisadi analizin başlangıç noktası olarak seçmelerini ya rastlantı sayacağız; veya birbirlerinden mekan bakımından ayrılmış olan bu düşünürleri aynı sonuçlara götüren kuşatıcı bir tarihsel eğilimin varlığına inanmak zorunda kalacağız. Bu ikinci izlenim, klasik öğretiden neo-klasik öğretiye geçişin sadece birçok kişinin işbirliği yaptığı tedrici bir süreç olmakla kalmadığı, aynı zamanda çok daha geniş, hatta evrensel bir düşünce hareketine tekabül ettiği gözleminden muhtemelen büyük destek sağlayacaktır.

Entellektüel gelişmenin daha geniş biçimde göz önünde tutulması marjinal fayda ilkesinin keşfinin soyutlanmış bir hadise olmadığını aksine çok geniş bir evrimci sürecin bütünleyici bir parçası olarak kavranması gerektiğini açıkça göstermektedir. Böylece marjinal fayda tarihsel bir olgudan başka bir şey olamaz: Kendisini ortaya çıkarmış olan dönemin işaretlerini taşıyan ve kaderini paylaşan bir olgu.
İnsana ait olan hiçbir şey ebedi değildir. İktisat bir toplum bilimidir ve toplumdaki değişimlerle beraber değişmek zorundadır. Bütün nesiller, görüş ve arzularının en mükemmel olduğu yanılsamasına düçar oldular ve hepsi de zamanla sınırlı kaldılar.

Bir dönemin iktisadi gerçekliği, o çağdaki iktisatçıların görüşlerini oluşturur; fakat sonra bu görüşler, tefsir ettikleri iktisadi gerçekliği dönüştürürler; o kadar ki, neticede eşya (şeyler) ve düşünceler aynı şekilde belirleyen ve belirlenen unsurlar olarak görünürler. Süreç, genel olarak tasavvur edildiği gibi zaman ister. Laissez- faire iktisatçılarının ve devlet adamlarının bireyciliği büyük ölçüde sanayi devriminin neticesiydi.

Tags: , , ,

Çarşamba, Kasım 5th, 2008 Klasik İktisat Yorum yapılmamış

Klasiklerde Para Arzı ve Fiyat İlişkisi

Klasik görüşe göre para, Pigou’nun deyimiyle bir peçeden ibarettir (The Veil Of Money). Para, değişim ilişkilerini kolaylaştırmada rol oynamakta ve reel değişkenler üzerinde bir etkide bulunmamaktadır. Fiyatlar genel düzeyi üzerinde bir etkisi vardır. Klasik iktisatın para ile fiyat düzeyini ilişkilendiren yaklaşımı, paranın miktar teorisi olarak bilinmektedir. Fisher’in miktar teorisinde, (T) üretim miktarı, (P) fiyat düzeyi, (M) para miktarı, (V) paranın dolaşım hızı olmak üzere aşağıdaki özdeşlik yer alır:

MV ≡ PT

Miktar teorisi esas olarak paranın sadece mübadeleleri kolaylaştıran bir araç olduğunu ekonomik hayatta başka hiç bir işlevi olmadığı görüşüne dayanır. Para miktarının (M) değişmesi dolaşım hızı (V) ve üretim miktarını (T) etkilemez.

Burada T yerine reel milli hasıla hesabındaki değişim olan Y konursa, ortalama fiyat düzeyi ile birlikte özdeşliğin sağ tarafı nominal milli hasılayı verir:

MV ≡ PY

Paranın dolaşım hızı ve reel gelir –kısa dönemde ve tam istihdamda olmak üzere- sabit varsayıldığı takdirde bu özdeşlikte fiyat düzeyi doğrudan para miktarı ile ilişkilidir. Buna göre ekonomide para miktarı ne oranda artarsa fiyat düzeyi de o oranda artacaktır.

Denklem P’ye göre yeniden yazıldığında P = MV/Y halini alır. Veri bir para miktarı ve dolaşım hızının sabit olduğu varsayımı burada P ile Y arasında ters yönlü bir ilişkiyi ortaya çıkarır. Bu da negatif eğimli bir toplam talep eğrisi (AD) ‘yi açıklar.
Kısaca, V sabit varsayıldığında M’deki değişmeler AD eğrisinin grafikteki gibi kaymasına neden olur:

Tags: , ,

Perşembe, Ekim 30th, 2008 Genel Yorum yapılmamış

2008 Uluslararası Finansal Kriz ve Likidite Hakkında

2007 yılından itibaren dünya gündeminin ilk sıralarına oturan ekonomik çalkantı, adını ilk kez sub-prime mortgage kredilerinin geri ödenmesinde sıkıntılar yaşanması, düşüşe geçen emlak fiyatları ve sözkonusu piyasanın önemli aktörleri olan finansal kuruluşların tehlike sinyalleri vermeye başlamasıyla duyurmuştu.

Sözkonusu yüksek riskli konut piyasasında işlem gören varlıkların yanı sıra, bu piyasada başlayan bozulmanın daha az riskli finansal varlıklara da yayılacağı korkusu ve dahi bu korkunun 2008’de gerçekleşmesi, bozulmayı daha da derinleştirmiştir. Netice itibariyle bu tür kredilerle ilgili finansal araçları portföyünde bulunduran kuruluşların mali yapıları da, düşen fiyatlarla birlikte bozulmaya başlamıştır. Nitekim ABD ve AB ülkeleri merkez bankaları ve hazineleri aracılığı ile birbiri ardına destek paketleri açmaya başlamış, Ekim ayının ikinci haftası itibariyle gerek finansal kuruluşlara sermaye enjeksiyonu, eldeki sorunlu mortgage varlıklarının satın alınması, ve diğer likidite önlemleri dahil olmak üzere alınan önlemlerin boyutu 5.1 trilyon doları bulmuştur. (1) 2008 Nobel Ekonomi Ödülü’nün sahibi Paul Krugman, krizin sektörde beklentilerin çok ötesinde, 6 ila 7 trilyon dolarlık sermayeyi eriteceğini ifade etmektedir.

Küresel likidite sıkışıklığının ardında yatan etkenler irdelendiğinde öncelikle adı anılması gerekenler, firmaların daha güvenli gördükleri para piyasalarındaki davranışları ve hedge fonlardır. Özellikle ABD firmalarının finansman ihtiyacında Varlığa Dayalı Ticari Senetlere (ABCP)  olan ilgilerini para piyasalarına yöneltmeleri, daralan likidite ortamında bankalararası piyasalarda faiz oranlarının sert yükselişler göstermesine neden olmuştur. ABD’de faizlerin yükselmesi nedeniyle yüksek riskli mortgage kredilerinde batıkların artması hedge fonları da zora sokmuştur. Bazı fonların buna bağlı olarak büyük zararlar açıklamaları, hedge fonlardan para çekimlerine neden olmuş, likidite sıkışıklığı yaşamaya başlamışlardır. Hedge fonlar likidite yaratmak için piyasalardaki pozisyonlarını azaltınca tüm borsalarda hızlı geri çekilmeler yaşanmıştır.

Alınan tüm önlemlere rağmen,  olumsuz finansal piyasa koşullarının, konut piyasasındaki sorunların ve kredi sıkışıklığının dünya ekonomisindeki finansal istikrar ve büyüme üzerine yaratabileceği olumsuz etkileri hafifletmek amacıyla dünya merkez bankaları sürekli özel fonlarla, piyasa yapıcılarına özel kredilerle bu dönemin üstesinden en az zararla gelmeye çalışmaktadırlar.

1)Radikal Gazetesi, 14 Ekim tarihli nüshası
2)TCMB, Enflasyon Raporu 2008-III, Sf. 19

Tags:

Pazartesi, Ekim 27th, 2008 Genel, Güncel 1 Yorum